Into the Wild

Sean Penn’in son yönetmenlik denemesi Into the Wild, bir kaçış hikayesi. Lords of Dogtown, Alpha Dog gibi filmlerdeki performansıyla akıllarımıza yer edinen Emile Hirsch’in canlandırdığı, Chris McCandless’ın, üniversiteyi bitirdikten sonra, ailesinden, çevresinden, yaşamından kaçmasını anlatıyor. Ailesini terk ediyor ve tüm birikimini bir hayır kurumuna bağışlıyor. Yolculuğu sırasında maddi şeylerin ona bir getirisi olmadığını anlayarak arabasını terk ediyor, paralarını yakıyor. Doğayı kendine ev ediniyor. Alaskayı kendine hedef belirliyor.

Yolculuğu sırasında iki orta yaşlı hippi çiftle yakınlık kuruyor. Daha sonraları para kazanmak için bir tane hayatı takmayan, birnevi kendisi gibi bir kafa yapısına sahip bir adamın çiftliğinde çalışıyor, Burger King’de çalışıyor. Son olarak da yaşlı bir adamla inanılmaz bir ilişki kuruyor. Ancak bu dostluklar içindeki Alaska sevdası yüzünden hep yarım kalıyor. Noel sırasında hippi çift ile birlikteyken yakınlaştığı genç kızıda bu Alaska sevdası yüzünden geride bırakıyor.

Ama Chris zaten herşeyi bırakıp, doğayla beraber olmak istiyor. Bu sayede tamamen özgür kalıyor. Film hayatın bir insanın nasıl rutin hayattan kurtulabileceğini yüzümüze vuruyor. Chris’in asıl kurtulmak istediği şeyde bu rutin zaten. Nehirde kano yapmak için özel izin gereken bu sistemden kaçıyor, kanosunuda yapıyor, Meksika’ya bile gidiyor bu şekilde. Alaska’da bulduğu otobüs onun seyahatindeki önemli noktalardan biri. Bu otobüsü kendine ev ediniyor. Yolculuğu sırasında tanıştığı insanların ona kattıklarını da bu özgürlük yolcuğunda sık sık kullanıyor. Onların öğrendiği tarzda avlanıyor.

Ancak bir süre sonra hayvan bulamamaya başlıyor. Yediği bitkiler yüzünden zehirlenerek özgürlüğe ulaşma macerasına son noktayı koyuyor. Bu macera sorunlu olan anne ve babası, kız kardeşini, yolculuk sırasında hayatına giren herkesin ve Chris’in hayatını tamamen değiştiriyor. Öyle ki Chris kendisine Alexander Supertramp diye yeni bir kişilik yaratıyor. Alex, zaman zaman herkesin isteyeceği uzaklara gitme, uzaklaşma hayalini gerçeğe dönüştürüyor. Ancak daha sonra yanlızlığını farkına varıyor. Doğayla her ne kadar mutlu olsada mutluluğun sadece paylaşılınca gerçek olduğunu anlıyor.

Film Chris McCandless’ın gerçek hikayesini anlatıyor. John Krakauer’in aynı isimli romanından uyarlanmış. Emile Hirsch’in dış sesi, müzikler ve Sean Penn’in ustalığı filmi başka bir boyuta taşıyor. Mutlaka izlenmesi gereken bir yapıt…

Yazıyıda filmden güzel iki queto ile bitirelim;
“I’m going to paraphrase Thoreau here… rather than love, than money, than faith, than fame, than fairness… give me truth.”

The freedom and simple beauty is too good to pass up…

Yorum Yazın

You must be logged in to post a comment.