Interview with the Vampire: The Vampire Chronicles

Stephenie Meyer’ın Twilight serisinin sinema dünyasındaki vampir öğesiyle git gide özleşmeye başladığını istesek de istemesek de kabul etmemiz gerekir. Her ne kadar Meyer’ın vampirler evrenine kattığı bu yeni bakış açısı benim için son derece irite edici olsa da birçok kişiyi derinden etkilediği ve Twilight sonrası vampirleri konu alan eserlerin bir daha eskisi gibi olmayacağı bir gerçek. Şu ki vampirlerin evreninde aşktan çok daha ötesi var. İşte Twilight, True Blood gibi evrenlerin yüzeysel vampir tiplemeleri arasında Anne Rice’ın vampir evrenine adım atmaktan ziyade 1994 yapımı başrollerinde Tom Cruise ve Brad Pitt‘in rol aldığı Interview with the Vampire‘ı bir daha, bir daha izlemek bile gömülü bir hazine keşfetmek niteliğinde..

Neil Jordan’ın yönetmenliğini üstlendiği yapımda Tom Cruise, Brad Pitt, Antonio Banderas, Kirsten Dunst, Stephen Rea, Christian Slater yer alıyor. Oyuncuların kariyerlerinin günümüzde geldiği noktaları göz önünde bulundurursak ya da en azından filmografilerine şöyle bir göz ucuyla bakış atarsak oyuncu kadrosu açısından filmin “Los Galacticos”u oluşturduğunu söyleyebiliriz. İşin aslı şu ki filmi sürükleyen dört isim olan Cruise, Pitt, Banderas ve o dönemde 12 yaşında olan Dunst ayrı ayrı kariyerlerinin en başarılı performanslarından birini ortaya koymuşlar. Elimizde vampir olması sebebiyle içinde fırtınalar koparırcasına benliğini arama yolculuğuna çıkmış eski bir New Orleans dükü, veba salgınından ölmüş annesinin cesedinin başında onun ölümden dönmesini beklerken vampir olmuş ve artık büyüyemeyen küçük bir kız, Paris’te işlettiği bir tiyatroda saman altından su yürütürcesine dehşet saçan 400 yaşında bir vampir ile onların kesişen yollarını merkezine alan bir hikaye var. Bu hikayenin odak noktasında ise kelimlerle tarif etmenin kifayetsiz olacağı, kendisini dünyanın merkezi olarak gören başka bir vampir, Lestat var.

Tom Cruise’un canlandırdığı Lestat, bir Edward ya da bir Dracula değil, bambaşka bir şey. Her ne kadar Lestat filmi başlı başına sürükleyecek bir karakter olsa da Interview with the Vampire aslında Brad Pitt’in canlandırdığı Louis karakterinin özünü arama yolcuğu olarak seyrediyor. Yaklaşık 250 yıldır vampir olarak var olan Louis’in hikayesini kendi ağzından dinliyoruz. Louis’in Daniel Malloy’a anlattığı hayat hikayesi sizi 1700′lü yıllardan alıyor ve 90′lı yıllara kadar götürüyor. Bu süreçte eski ve yenidünyanın geçirdiği değişimlere bir vampirin gözünden tanık oluyorsunuz. Bu bile filmi apayrı bir sınıfa sokabilecek yegane nokta olarak gözükebilir ancak Interview with the Vampire’ın bir başka başarısı ise bir Inarritu filmi gibi kesişen yaşamlara odaklanması, tabi burada Inarritu filmlerinden farklı olarak vampirlerin yaşamlarından söz ediyoruz.

İnsanları öldürmek istemeyen ve bu sebepten ötürü fare, tavuk gibi hayvanların kanlarıyla beslenmeye çalışan, varlık içinde yokluk çeken Louis’in yaratıcısı Lestat’a beslediği kinden ötürü girdiği arkadaş arayışı sayesinde Claudia ile tanışıyoruz. Louis ve Lestat’ın Claudia ile tanışma sekansında Tom Cruise’un Claudia’nın annesinin cesediyle bir dans etme sahnesi var ki, daha sonra kariyerine blockbuster’ların büyük yıldızı olarak devam edecek Tom Cruise’un ne kadar usta bir oyuncu olduğunu açıkça görebileceğiniz cinsten. Tom Cruise’un epik bir performansla sürüklediği filmde 12 yaşındaki Kristen Dunst’ın ilk defa kanın tadına baktıktan sonra sarf ettiği “I want some more” cümlesini ise sinema tarihinin unutulmaz replikleri sıralamalarına en tepelerden giriş yapabilecek türden.

12 yaşında asla büyümeyecek olan, sonsuza dek oyuncak bebeklere mahkûm olan, etrafında gördüğü genç kızlara imrenen 100 yaşındaki bir çocuğun iç dünyası bir seri oluşturabilecek alt hikayelere sahip nitelikte iken Interview with the Vampire’da 400 yaşında, dünya üzerindeki en yaşlı vampir olan ve yanlızlığından kurtulmak isteyen Armand ile de kısa da olsa yolumuz kesişiyor. Neil Jordan’ın filminin Anne Rice’ın romanından uyarlama olduğunu hatırlarsak, tüm karakterleri bir romanda olduğu kadar detaylı işleyip beyaz perdeye yansıtmak tabiki mümkün değil ancak Armand ve etrafındaki vampirlerin Paris’te işlettiği tiyatroda Louis’in deyimiyle “vampir rolü yapan normal insanlar gibi görünmeye çalışan vampirler”i izlemek, daha doğrusu ilginç bir sahne performansı izlediğini düşünen seyircilerle beraber izlemek başlı başına dehşet verici ve filmin en can alıcı noktalarından biri. Burada Antonio Banderas’ın da soğuk ve bir o kadar da başarılı performansının yanında Stephen Rea’nın ürkütücü soytarı vampir tiplemesinin de başarısının hakkını vermekte fayda var. Bu ikilinin performansı filmi Louis’in benlik arayışını izlediğimiz marjinal vampir filmi olmaktan çıkartıyor ve gotik bir korku filmi havasına sokuyor..

Filmin müzikleri ise Interview with the Vampire’a sınıf atlatan bir başka nokta. Çoğu vampir filmlerinde alışkın olduğumuz gotik melodiler yerine dönemin batı ezgilerine ve kulağa hoş gelen piano melodileriyle izleyiciyi esir alan film sadece müzikleriyle bile insanı kendine bağlayabiliyor. Filmde geçen dönemlerin atmosferlerinin çoğu dönem filmine nazaran çok daha başarılı bir biçimde aktarıldığı ve makyajların da çok başarılı olduğunu belirtelim, filmin En İyi Müzik ve En İyi Sanat Yönetmeni-Set Dekorasyonu dallarında Oscar’a aday olduğunu da söyleyelim.

George Lucas‘ın Star Wars evreni bilim-kurgu hayranları için neyse Anne Rice‘ın Vampire Chronicles‘ın da anlattığı vampir evreni korku filmi fanları için o. Bu açıdan Interview with the Vampire’ı bu dünyaya atılan ilk adım olarak görebiliriz. Her ne kadar filmin sonu bir devam filmi için son derece elverişli olsa da Vampire Chronicles’ın sinemada başarılı bir seriye dönüştüğünü maalesef söyleyemiyoruz. Serinin ilk kitabı Interview with the Vampire’dan sonra devam filmi olarak üçüncü kitap The Queen of the Damned kameraya alındı. İlk filmden hiçbir oyuncunun yer almadığı ve Tom Cruise’un da Lestat’ı canlandırmayı kabul etmediği 2002 yapımı ikinci filmin Interview with the Vampire ile birlikte adını anmak dahi doğru olmaz. Yinede filmi izleyip kendini Anne Rice’ın vampir dünyasının kollarına bırakmak isteyenler için serinin toplam 12 kitabı mevcut. Serinin ilk üç kitabının Türkçe çevirisi Turkuaz Yayıncılık’ın Esrarengiz Kitaplar serisinde bulunabilir. Özellikle çevirisi de son derece başarılı olan ikinci kitap Vampir Lestat’ı filmden sonra okumanızı ve son derece başarılı metaforlarla dolu, Interview with the Vampire’da bir nevi Darth Vader olarak izlediğimiz Lestat’ın Anakin olduğu günleri Tom Cruise’ın performansıyla Hollywood’un gerçekleştiremediğini gerçekleştirerek hayalinizde canlandırmanızı tavsiye ediyorum. Ne de olsa hayalimizin sınırı yok değil mi, öyle olsa onca başarısız Stephen King uyarlamasına rağmen Stephen King hala korku hikayeleri yazıyor olur muydu?

PS: Filme notum 10 üzerinden 9.. Bir puanı da belirttiğim gibi her karakteri eşit miktarda detaylandırmadığı için kıralım.. Gerçi dediğim gibi asla kitaptaki kadar karakterlerin iç dünyaları filme yansıtılamaz ama olsun 10 üzerinden 10 vermemek için bir sebep arıyorum işte..

Not: Bu yazı korkusitesi.com için yazılmıştır.

1 Comment

    selam ben senay, gercekten super bir blog, eger facebook veya twitter varsa eklemek isterim…

Yorum Yazın

You must be logged in to post a comment.