Prince of Persia: The Sands of Time

Son yıllarda yaz döneminde vizyona giren blockbuster’lar genellikle beklenenden iyi çıkıyor. Matrix’i ve bazı istisnaları ayrı tutarsak 2000′lerin başından beri süre gelen sabun köpüğü halini almış yüksek bütçeli film çöplüğünden, sinemaseverler olarak arındığımızı söylemek mümkün. Uzun süredir boş bir sinema salonunda, yüksek bütçeli film izlemiyordum. Sinemada film izlemenin en iyi yolu boş bir salonda tek başına film izlemektir, kocaman perdenin karşısında en arka koltuğa geçilir ve koltuğa oturduğunuz anda film kötü dahi olsa sizi içine çekme ihtimali normal bir salonda ya da DVD’de izlediğiniz filmden çok daha fazladır. İşte Prince of Persia’yı da böyle bir ortamda izledim.

Prince of Persia oyunlarının büyük bir fanı olduğumu söyleyemem. Bilgisayarda sadece Football Manager oynarım, arada Sims ve Age of Empires, Rise of Nations gibi oyunlar. Prince of Persia’yı dolayısıyla sadece bilgisayarda göz ucuyla bakmışlığım vardır. Gerçi bir PSP oyunu mevcut ama PSP’de oynanan oyuna da oyun demek pek mümkün olmuyor. Prince of Persia’nın sinema uyarlaması geleceğini duyduğumda pek heyecanlanmamış ve projeyi takip etmemiştim, Suadiye Sineması’nda filmin posterinde Jake Gyllenhaal’ı gördüğümde, işte o zaman filmi merakla beklemeye başlamıştım. Sebebi ise büyük bir Jake Gylenhaal hayranı olmam değil, Zodiac ve Brokeback Mountain, gibi aykırı filmlerde yer almış aktörün ilk defa büyük bütçeli bir yapımda başrolde oynayacak olmasıydı.

Filmin konusundan kısaca bahsetmek gerekirse Dastan adlı Pers imparatorunun üvey oğlu, abisi Tus tarafından oyuna getirilir ve bir anda kendini hain olarak bulur. Bu sırada Dastan’ın büyük çabalarıyla Persliler, Alamut’u işgal etmişlerdir. Dastan ise Alamut’un güzel prensesi Tamina’nın hançeriyle suçsuz olduğunu ispatlama peşindedir. İçine konan kumlar sayesinde zamanı geriye alabilen bu çemberi ele geçirmek isteye başka kişiler de mevcuttur. Dastan hem hançeri kaptırmamak hem de suçsuzluğunu ispatlamak için maceradan maceraya atılır ve olaylar gelişir..

Prince of Persia: The Sands of Time’ın yönetmeni Mike Newell ve yapımcı Jerry Bruckheimer izleyiciye ellerindeki büyük bütçe ile tamamı bilgisayar efektleriyle doldurulmuş bir “görsel şölen” sunmayı tercih edebilirlerdi ama kadrodaki Jake Gylenhall ve Ben Kingsley’yi başarılı kostümler ve mekan tasarımlarıyla destekleyerek izleyiciyi dönemin Doğu atmosferine çekmeyi başarıyorlar. Filmin kardeşlik üzerine verdiği mesajlar ise izleyicinin yüzüne bir gülümseme konduran nitelikte. Cüneyt Arkın’ımsı kaleye zıplayarak çıkma gibi aksiyonlar barındırması da Türk izleyici için de, filmin ayrı bir tebessüm oluşturan noktası. Öte yandan internette okuduğuma göre filmde yoğun bir zaman-mekan kargaşası mevcutmuş ancak Doğu kültürü ve tarihine pek meraklı olmadığım için benim dikkatimi çekmedi, yine de tarihin bu kısmına ilgi duyanlar için filmdeki hatalar, çelişkiler irite edici olacaktır.

Kalburüstü epik bir yapımın bulundurması gereken müziklere sahip Prince of Persia’nın başarılı mekan tasarımı, kostümleri ve oyuncuların başarılı performansları Newell’dan daha usta bir yönetmenin eline bırakılsa film çok daha iyi yerlere gelebilirmiş. Öyle ki filmin bazı sahnelerinde Michael Bay’in Transformers’ında gördüğümüz şekilde kameraya yansıyan güneş tüm kadrajı kapatıyor. Bu kadar büyük bütçeli filmlerde böyle amatörlükleri nasıl yapıyorlar halen anlamış değilim..

Filmin oyuncu kadrosunda Alfred Molina gibi usta bir isim bulunuyor ancak canlandırdığı karakter Sheik Amar sanki zorla senaryoya dahil edilmiş gibi. Sheik Amar’ın zorlama espirileri filmin ciddiyetini sarsarken, Molina’nın karakteri bir nevi Star Wars’ın Jar Jar Binks’i halini alıyor ve Sheik Amar adlı karakterin rol çalma çabalarını gördükçe sıkılıyorsunuz. Öyle ahım şahım bir güzelliği olmayan Gemma Arterton, fiziki özellikleri bakımından Doğulu bir prensese başarıyla can verebilmiş, Hollywood bu Alamut prensesi olarak sarışın bir hatun da çıkarabilirdi karşımıza.

Jake Gyllenhall ise Dastan karakterinde elinden geleni yapmış, performansını başarılı buldum ama kesin bir yargıda bulunmak yine de güç. Alexander’ı canlandıran Colin Ferrell’dan çok daha iyi Troy’daki Eric Bana’dan kötü diyebiliriz. Yine de umarım seriye dönüştürülecekse sadece Prince of Persia’da yer alır ve kariyerinin ilerleyen yıllarında Nicolas Cage gibi bir aksiyon aktörü olarak kalmaz, kariyerlerinin çıkış noktaları birbirlerini andırıyor çünkü. Filmin en büyük artısı ise başroller dışında yapımda yer alanların adeta filme damgasını vurması olmuş. Yardımcı rollerde yer alan Ben Kingsley, Richard Coyle, Reece Ritche ve Gísli Örn Garðarsson’un üst düzey performansları filme sınıf atlatan yegane nokta.

Sözün özü, Prince of Persia: The Sands of Time için bir nevi yeni bir The Mummy diyebiliriz ama umarım devam filmleri ondan daha başarılı olur. Yine Jerry Bruckheimer’ın etkisiyle filmi, açık denizler yerine çöllerde geçen bir Pirates of Caribbean olarak etiketlemek de mümkün. Her ne kadar izleyiciyi Pirates of Caribbean kadar etkilemese de bu filmin başarılı bir yapım olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Dev bütçeli aksiyon filmlerine sinemasal açıdan hep ön yargı ile yaklaşılır özellikle önünde arkasında Jerry Bruckheimer ismi bulunuyorsa ama Prince of Persia bu kötü etiketi yırtıp atmak için elinden geleni yapıyor. Kısacası izlenesi bir film. Sadece bir eğlenceli aksiyon filmi değil sinemasal anlamda da gayet başarılı bir yapım. Bahsettiğim eksileri ve zorlamaları olmasaydı çok daha iyi bir not alabilirdi ama sanırım bu haliyle 10 üzerinden 6.5 filmi en iyi tanımlayacak nottur..

Yorum Yazın

You must be logged in to post a comment.