Marie Antoinette

Şubat ayında hiç sinema yazamadım. Bunun sebebi film izleyemem değil, çok fazla film izlemem. “Önce bunu yazarım, sonra bunu” diye diye hiçbir filmi yazamadım. Şimdi bu yazamama sorununu usta yönetmen Francis Ford Coppola’nın kızı Sophia Coppola’nın Lost in Translation’dan 3 yıl sonra çektiği 2006 yapımı Marie Antoinette adlı film ile sonlandıralım. Öncelikle şunu söyleyeyim ki Lost in Translation, çok fazla bağımsız film izlediğim bir dönemde arşive giren bir film olduğu için, arşivimde yarım bıraktığım ender filmlerden biri olarak kaldı. Sophia Coppola’nın eleştirmenler tarafından çok beğenilen filmindeki başarısını göremekten mahrum kaldığım için Marie Antoinette’i o filmden bağımsız olarak değerlendireceğim, çünkü çoğu insana göre Marie Antoinette, Lost in Translation’dan sonra tam bir facia olarak görülüyor.

Film “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” lafıyla ünlü olan Fransa kraliçesi Marie Antoinette’in Louis XVI ile tanıştırılmasından, Fransız ihtilalinin ilk günlerine kadar geçen süreyi ele alıyor. Bu süre içerisinde Marie Antoinette izleyiciye bir Avusturyalı bir prenses değil de sıradan bir genç kız gibi lanse edilmeye çalışılıyor. Louis VXI’nın başarısız cinsel hayatı yüzünden evliliğinin ilk 7 yılı boyunca Marie Antoinette’e dokunmaması yüzünden kendini partilere, kumara, içkilere ve pastalara veren Marie Antoinette’in “dramını” akıcı bir şekilde izliyoruz. Yönetmen Sophia Coppola özellikle Antoinette’in meşhur “aforizması” yüzünden olsa gerek çeşit çeşit renkli pastaları izleyicinin gözüne öyle bir sokuyor ki insanı adeta açıktırmayı başarıyor.


Sophia Coppola, Marie Antoinette’i normal bir insan gibi lanse etme çabaları öyle bir hal alıyor ki neredeyse dönem filmi izlediğinizi unutuyorsunuz. Hatta Marie Antoinette’in “o ayakkabı senin bu ayakkabı benim” diyerek durmadan ayakkabı denediği sahnede kadrajda bir çift Converse dahi görebiliyorsunuz. Film sonrasında bu kararını Marie Antoinette’i sıradan, içimizden bir insan gibi gösterme çabası olarak nitelendiren Sophi Coppola öyle marjinal bir karar veriyorki o an sanki film bütün ruhunu yitiriyor ve ortaya “dönem filmi mi olayım yoksa genç kız filmi mi?” diye düşünen bir film çıkıyor. Kullandığı müzikleride günümüz popüler şarkılarından seçerek adeta bazı bölümlerde sıklıkla Türk dizilerinde gördüğümüz üzere filmi “müzik klibine” çeviren Coppola yaptığı filmin bilincine varmış değil, adeta bir “genç kız” kararsızlığı sergiliyor ve işlediği konunun içini dolduramıyor.

Başroldeki Kirsten Dunst’ın rolünün hakkını verdiğini söyleyebiliriz. Birazda filmdeki kostümler sayesinde olsa da bize Spider-Man serisindeki itici Mary Jane halini unutturuyor ve Interview With the Vampire’daki büyüyemeyen küçük kızın, şirin gençliğini gösteriyor. Aynı şekilde Louis XVI’yı oynayan Jason Schwartzman’ın da rolünün altından başarıyla kalktığını söyleyebiliriz. Ancak bu noktada yönetmen Sophia Coppola’nın Louis XVI karakterini fazla karikatürize etmesi koskoca Fransa kralını filmde etkisiz eleman yapmış durumda. Ayrıca bir The Tudors hayranı olarak, bir dönem filminde bu kadar az cinselliğe yer verilince insan istermez şaşırıyor. İnsan Tudors’a öyle bir sarıyor ki film Fransa krallığını anlatsa da siz “İngiltere’de şimdi neler oluyordur acaba?” diye düşünmeden edemiyorsunuz ancak film, The Tudors’un hatta ve hatta The Other Boleyn Girl ve Elizabeth: The Golden Age’in verdiği etkiyi veremiyor ve alanında sınıfta kalıyor diyebiliriz. Filmde akılda kalan ender sahnelerden birinde, Kirsten Dunst’ı sadece diz üstü çorapları ve elinde yelpazesiyle yatakta sevgilisi Count Fersen’i beklerken görüyoruz ve insanın gözü ister istemez Henry VIII’i arıyor. Neyse konuyu pek fazla dağıtmayalım..

Gördüğünüz gibi Marie Antoinette izleyici üzerinde pek öyle ahım şahım bir etki bırakmıyor. Filmi bir üst seviyeye taşıyacak olan iki unsurdan biri olan Marie Antoinette’in Count Fersen ile olan ilişkisi üstün körü geçilmiş keza Fransız ihtilali de öyle. Sophia Coppola keşke bu kadar ciddi bir konuya el alıp kendince fark yaratmaya çalışacağına içinde yine Kirsten Dunst’ın yer aldığı mesela zengin bir kızın hikayesinin anlatıldığı bif film yapsaydı daha başarılı olabilirdi. Ayrıca Marie Antoinette’in 1767′de yani 18 yaşındayken Louis XVI ile evlendiğini ve filmin 1789 yılına kadar geçen bir süreyi göz önünde bulundurursak ve Marie Antoinnete’in bu süre içerisinde üç çocuk doğurduğunu da belirtirsek filmin sonunda hala Kristen Dunst’ın Versailles Sarayına geldiği ilk günkü gibi olması filmin inandırıcılığını zedeleyen ikinci bir nokta olarak belirtebiliriz, Converse vakasından sonra.

Sözün özü film bitince üzerinizde uzun bir video klip izlemiş hissi bırakan bu renk cümbüşüne 10 üzerinden 5 vermek en ideali olsa gerek. Hani saçma konulu aksiyon filmleri için derler ya “tam bir görsel şölen” diye, bu filmde biraz görsel şölen gibi aslında. Dönem filmlerine meraklı iseniz bu film sizi tatmin etmeyecektir ancak isterseniz şansınızı deneyebilirsiniz. Onun dışında ben bir Kristen Dunst hayranıyım diyorsanız, kaçırmamanız gerek.

Yorum Yazın

You must be logged in to post a comment.