Little Children

Amerikan sinemasında banliyö ilginç bir kavram olarak yer alır her zaman. Aslında her şeyin sıradan göründüğü bu banliyölerde işler hiç öyle göründüğü gibi sıradan değildir. Şahsen bir Amerikan filminde banliyö dendiği an “orada duralım” derim çünkü banlyöde geçen her hikayenin başı fırtına öncesi sessizlik gibidir. Bu banliyöler de sapığından katiline, eşini aldatandan, uyuşturucu satıcısına, hayat kadınına kadar her şey karşınıza çıkabilir. Birçok dizide ve filmde bu banliyö kavramı işlense de, konu yelpazesinin genişliği bakımından hiçbir zaman özgünlüğünü kaybetmez ve izleyiciye sıkıntı vermez çünkü banliyöler de her an yeni bir şey karşımıza çıkabilir ve genellikle çıkarır da..

Öyküyü anlatmak isteyen kişiye sınırsız olanak tanıyan banliyölerden birinde geçen bir film, Little Children. Her banliyöde olduğu gibi bu filmdeki banliyöde de sıradan gibi görünen ancak sıradışı karakterler mevcut. Tom Perrotta’nın eserinden uyarlanan film, bir türlü baro sınavını veremeyen genç ve yakışıklı ev erkeği Brad ile kocasından beklediği ilgiyi göremeyen ev kadını Sarah’nın çocuklarını hergün götürdükleri parkta tanışarak başlayan ilişkilerini merkeze alarak yanına da hapishaneden yeni çıkıp annesinin yanına yerleşen bir pedofili Ronnie’nin normalleşme çabalarını ekleyerek küçük bir Amerikan kasabasındaki cinsellik kavramını sorguluyor.

Görünürde güzel bir hayat süren ancak aile yaşantılarında bir türlü mutluluğu yakalayamayan Brad ve Sarah’nın birine sığınma duygusuyla yakınlaşmaları filmde izleyiciyi ikilemde bırakan noktalardan biri. Bir yandan elimizdeki iki ana karakterin mutlu olmasını, hayatlarını avcunun içinde sıkıca tutan rutinden kurtulmalarını isterken bir yandan da yuvalarının bozulmamaları gerektiğini düşünüyorsunuz. Bu yasak ilişkinin tarafı olan Brad’in eşinin ise Sarah’dan daha güzel olması ise bu ikilimenizi perçinliyor. Siz hem mutsuz hem de normal bir ev kadını olan Sarah’nın mutlu olmasını isterken, her ne kadar manken gibi olsa da Brad’in eşi Kathy’nin, birazcık da Brad’i üstü kapalı ezmesi, evliliklerinde ipleri eline tamamen alması yüzünden mutluluğunu önemsemiyorsunuz.

Sarah’nın, Kathy’yi gördükten sonra hüngür hüngür ağlaması içinizi acıtıyor ancak o sırada Kathy’nin kocası ve oğluyla güzel bir haftasonu geçirmek üzere arabaya bindiğini yani bir eş ve anne olarak yapması gerekn en doğal şeyi yapmak istediğini unutuyorsunuz. Sarah’ın seks sırasında Brad’e sorduğu “Eşin ne kadar güzel?” sorusuna Brad’in “Bazen güzelliği önemsememelisin” olarak verdiği cevabın ise anlatıcının size söylediği gibi Sarah’yı teselli etmek üzere söylenen bir söz mü yoksa gerçek mi olduğunu filmin sonuna kadar aklınızın derinliklerini kurcalıyor.

Öte yandan Sarah ve Brad’in hikayesiyle eş zamanlı olarak anlatılan banliyönün sapığı damgasını yemiş Ronnie’yi izlerken bir nevi “fil adam”ı izliyorsunuz. Ronnie’nin kapsına asılan afişler, evine yapılan gece yarısı baskınları yaptığı büyük bir suça rağmen ona acımanızı sağlıyor. Ancak Ronnie’nin, kendine sevgili bulmaya çalışan yaşlı annesinin onun düzeldiğine inanması üzerine verdiği cevabın net olmaması ve sürekli olarak küçük çocukları göz ucuyla izlemesi ondan nefret etmenizi sağlıyor. Film boyunca bir türlü Ronnie’nin düzelip düzelmediğini anlayamıyorsunuz. Ronnie’nin halk havuzuna gittiği sahnede şinorkellini takıp havuzun dibinde küçük çocuklara bakması sizi korkutuyor ancak Ronnie’yi canlandıran Jackie Early Haley yeri geldiğine karakterini öyle masum bir konuma çekiyor ki insanların havuzdan kaçarak çıkması üzerine koca havuzda Ronnie’nin kendisini dışlayan bakışlar arasında yanlız kalmasına üzülüyorsunuz ve kendinize “Acaba Ronnie o çocuklara bakıyor muydu yoksa gerçekten dediği gibi biraz serinlemek mi istiyordu?”diye soruyorsunuz. Filmin finalinde Ronnie öyle bir şekilde karşınıza çıkıyor ki kendisi için resmen pişmanlık duymanıza sebep oluyor.

Ronnie’nin hikayesini de göz önünde bulundurursak Little Children için bir “ikilem”ler filmi diyebiliriz aslında. Ronnie karakterini canlandıran Jackie Early Haley öyle bir performans sergilemiş ki Brad ve Sarah’ın ilişkisinin giderek sırandalaştığı vakitlerde biranda ortaya çıkıp filmi kurtarıyor. Kendisine “En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında Oscar adaylığı getiren bu rol Watchmen’deki performansının dahi üstüne çıkmış. Öyle ki bugün ilk izlediğim film olan Watchmen’de dikkatimi çeken Haley’nin tesadüf üzeri izlediğim Little Children’daki performansı kendisinin ne kadar büyük bir oyuncu olduğunu anlamamı sağladı. Bu yıl A Nightmare on Elm Street’in remake’in Freddy Kruger’a can verecek olan Haley bakalım 25 yılı aşkın süredir sinema dünyasında olan ve Robert Englund dışında başka bir kimsenin canlandırmadığı bu korku ikonu rolünün altından kalkmayı başarabilecek mi?

Little Children için Jackie Early Haley’nin tek kişilik şovu diyemeyiz tabii ki de. Sarah rolüyle 6.Oscar adaylığını kazanan Kate Winslet, Brad rolünün altından başarıyla kalkan Owen Wilson ve her ne kadar Requiem for a Dream’deki rolünden sonra benim kolay kolay bir anne rolüne yakıştıramadığım Jennifer Connely filmin belli bir seviyenin üzerinde kalmasının baş etkenleri. Little Children akılda kalıcı bir müziğe sahip olmamasının dezavantajını üçüncü kişili anlatım ile çözmüş. Will Lyman’ın sesi Little Children’ı öyle bir hale getiriyor ki izleyiciye sanki kitap okuyormuş hissi veriyor.

Filmin üç dalda kazandığı Oscar adaylığı ise filmin başarısıyla birlikte akademinin de banliyö filmlerine olan hayranlığının göstergesi. Sözün özü Little Children sizi insanlar hakkında tekrar düşünmeye iten ve yargı değerlerinizi size 130 dakikalığına sorgulatacak bir film. Amerikan sinemasında banliyö kavramının ele alınış biçimine bir yenilik getirmese dahi etkileyici bir yapım. Vurucu olmayan ama film süresince düşündürücü öykülere sahip olması bakımından bir nevi “American Beauty”nin devam bölümü olarak düşünseniz bile filmin içinde özgün bir şeyler bulabilirsiniz. 10 üzerinden 7,5..

Yorum Yazın

You must be logged in to post a comment.