The Last House on the Left (2009)

Bahsedeceğim film Wes Craven’ın yönetmen değil yapımcı olduğu 2009 yapımı bir remake olan The Last House on the Left. The Last House’ı son dönemde yeniden çevrimleri moda olan Wes Craven korku filmlerinden biri olarak değerlendirmek yerine bir gerilim filmi olarak ele almak daha uygun gelir çünkü 2009 yapımı filmde izleyiciyi korkutacak herhangi bir unsur bulunmuyor. Onun yerine zaman zaman izleyiciyi germeyi başardığını söyleyebiliriz.

Filmin öyküsü üç tane kötünün yanlarına nötr bir karakteri daha ekleyerek bir kıza tecavüz edip, yaralamaları ve daha sonra soldaki son eve yani bahsi geçen kızın ailesinin bulunduğu eve gelmelerine dayanıyor. Film, ilk başta misafirlerine gayet yardımsever bir biçimde davranan bu ailenin, daha sonra bu kişilerin gerçekte kim olduklarını öğrenmeleriyle birlikte kızlarının intikamını alma çabalarıyla başından geçenleri anlatıyor. Bu noktada film, “Birileri sevdiğiniz birine zarar verdiğinde, onlara zarar vermek için ne kadar ileri gidebilirsiniz?” sorusunu temeline oturtmaya çalışıyor. Ancak filmin ikinci yarısında işlenen bu soru o kadar yüzeysel anlatılıyor ki, filmdeki aile sorunun “ne kadar ileri gidebilirsiniz?” bölümüne hiç düşünmeden “patır patır öldürürdüm” öldürürdüm diye cevap veriyor hatta geçiştiririyor.

Filmin ilk kısmında Mari ve Paige’in esrarengiz geek Justin’in ile başlayan arkadaşlığını anlatılıyor. Bu arkadaşlık Paige’in hayatına, Mari’nin de bakireliğine mal oluyor. Yunanlı yönetmen Dennis Iliadis, Wes Craven’ın desteğine arkasına alarak o kadar rahatlamış olacak ki Mari’nin Justin babası Krug tarafından tecavüze uğradığı sahneyi başından sonuna kadar, detaylarıyla işleyerek bir nevi zor olanı başarıyor ve izleyici ne şoka uğratabiliyor ne de diken üzerinde tutabiliyor. Film ana kötü karakteri olan Krug’ı canlandıran Garret Dillahunt’ın performansı malesef senaryodaki karakteri somut bir biçimde ekrana yansıtmaktan öteye gidemiyor. Öyle ki izleyici Krug karakterinin dünyasına hiçbir şekilde giremiyor. Filmin kötüsü nasıl bir karakter dendiğinde tanımı yapmak mümkün değil.

The Last House’da aslında iyinin gerçekte iyi mi yoksa kötünün gerçekten de kötü mü olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Zaten yapılmak istenen izleyiciye bazen iyinin bazen de kötünün tarafını tutturarak bir farklılık yaratmak. Ancak karakterler öyle bir oluşturulmuş ki bu filmde kötü gerçekten kötü. Krug, sevgilisi Sadie ve kardeşi Francis “serseri” kalıbına tipleri ve tavırlarıyla o kadar iyi uyuyorlar ki, Mari’nin ailesi onların peşlerine düştüğünde dahi “bunlar ölmeyi hakketti” diyorsunuz. Yani film başarmak istediğini başaramıyor bu da The Last House on the Left’i vasat bir film statüsüne sokuyor. Ancak Krug’ın oğlu Justin için “iyi mi kötü mü” ayrımı aklınıza gelebiliyor o da Justin’in filmde sinir bozucu etkisiz karakter olmaktan ileri gidemeyen bir karakter olmasından dolayı son derece silik kalıyor.

Filmi izlerken belki karakterlerin Mari’nin ailesinin evine geldiği ana kadar geçen bölümde keyif almanız mümkün ancak filmin kırılma noktası olması gereken noktadan sonra insan neredeyse sıkılmaya başlıyor. Bu noktada da filmin hiçbir etkileyiciliği kalmıyor, özellikle potansiyel kötüyle masumların buluşmasına dair filmlerden biri olan Funny Games veya benzeri filmler izleyenler için. Filmin başında Mari karakterinin abisinin öldüğünden haberdar oluyoruz. Film boyunca acaba bunun altından bir şey çıkar mı diye düşünüyorsunuz, ama yok.

Filmin tek olumlu noktası olarak Mari’yi canlandıran Sara Paxton’ı gösterebiliriz sanırım. ‘88 doğumlu genç oyuncu güzelliğiyle filme belli bir izlenebilirlik katıyor ve karakterini de olması gerektiği gibi canlandırıyor. Filmin ilk yarısı boyunca Sara Paxton’ı izleyen izleyicinin, ikinci bölümde Paxton’ın senaryo gereği neredeyse filmden çıkmasıyla filme olan ilgisini yitirmesi de doğal karşılanabilir.

2009 yapımı The Last House on the Left’in orjinalinden daha iyi bulunmasını garipsedim. Orjinalini izlememiş biri olarak pek fazla yorum yapamayacağım ama orjinal filmde kullanılan “Bu sadece bir film” mottosunun aynen alınıp remake’inde de kullanılması kadar ucuz bir pazarlama stratejisi olamaz. Wes Craven’da film ile ilgili olarak “ilkinden daha iyi ve başyapıt olabilecek bir film” diyor. “Hangi remake başyapıt oldu da bu film olacak demek lazım?!” aslında. Büyük ihtimalle Wes Craven’ın filmn yapımcıları arasında yer alması bu tarz açıklamalarında etkili olmuştur.

Ben The Last House on the Left’de ne bir korkutucu unsur bulabildim ne de bir orjinallik. Filmin ilk bölümünün dediğim gibi Sara Paxton için izlenilebilirliği olan bir bölüm olduğu söylenebilir ama ikinci bölüm hiç içler açıcı değil. Her zaman remakelere karşı olumsuz yaklaşmışımdır ancak The Last House on the Left ile ilgili okuduğum olumlu yazılar yüzünden filmin karşısına bir beklentiyle oturdum malesef film bu beklenti mi karşılayamadı. Yine de film tam olarak kötü denebilecek bir film değil hele günümüz korku sinemasının yerlerde süründüğü şu günlerde. The Last House on the Left, 10 üzerinden 5′i hakkediyor. İzleyip kendi kararınızı vermeniz en doğrusu olur..

Yorum Yazın

You must be logged in to post a comment.